Her sabahki rutinim:
Uyan.
Uyanma sonrası işlerini tamamla.
Kahve yap.
İçerken sırayla facebooka ve twittera bak.
Kahvaltı hazırla.
Yerken sırayla markafoniye, trendyola, limangoya gir. Çarşamba günüyse tchiboya da gir. Başka sitelere girme!
Güne başla.
Sanıyorum nisan ortasından beri güne başlayamıyorum sevgili okur. Hele de ofise erken gitmeme gerek yoksa güne başlamam saat 4'ü buluyor. Başlarda çok takılmıyordum. Yorgunum, biraz böyle olmaya ihtiyacım var demek ki diyordum. Sonra yaz geldi, taşındık falan derken ekimi buldum... Aaa bu arada evet taşındık hem de başka bir şehre. Ama o başka bir yazının konusu olacak sanırım.
Neyse ne diyordum, kendime şefkat, anlayış falan feşmekan göstere göstere ekimi buldum hatta neredeyse kasım olacak... Ama eski üretken halimden eser yok şimdi... Profesyonel bloğuma bir şeyler yazmadığım gibi canımın içi Sesteş Günler'e de hiçbir şeycik yazmıyorum ne zamandır... Twitterda neredeyse yokum... Twitter'daki profesyonel hesabımda hiiç yokum. Facebookta ayda yılda bir birisinin paylaştığı şeyi beğeniyorum. İş yerimin Facebook sayfasını ziyaret eden bile kalmamış. 3-4 arkadaşım dışında kimseyi arayıp sorduğum söylenemez. Mesleki hiçbir şey okumuyorum neredeyse... NE OLUYOR BANA?
Ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl durduğumu biliyorum... Duran Kadın oldum ben... Ayakta durmayan ama yatakta duran, koltukta duran, masa başında duran, bazen bir cafede saatlerce duran kadın...
Gelelim ne olduğuna dair hipotezime.
Sanırım ben bir bağımlımyım.Şimdi alkışlayıp cesaretimden dolayı beni kutla sevgili okur. İtiraf ediyorum çünkü bağımlılığımı... Alkole değil, kumara değil, uyuşturucuya hiç değil... Beğenilmeye bağımlı oldum ben galiba. Yazdıklarım, yaptıklarım, duruşum, oturuşum, kalkışım, bakışım beğenilsin istiyorum... Diğerine bağımlıyım ben. Beğenileyim, merak edileyim ki varolayım. Oysa nefes alıyorum ve varım... Varlık için tek gerek bu.
(Şimdi burada beğenilmeye bağımlı olduğumu itiraf ettiğim şu anda senin bir sonraki cümlemde kullanacağım kelime için ne düşüneceğini umursamamaya çalışıyorum sevgili okur. Daha kibar kullanımları olsa bile ben yine de komik ve amiyane olan tabiri kullanacağım)
Daha önce bahsettiğim arkadaşım P. dedi ki bana:
"Herkesin osuruğu kendine güzel"
Allahım ne anlamlı söz bu! Hatta vurgulamak istiyorum, herkesin ossuruğu kendine güzel. Yani herkes osurunca kendisi rahatlıyor. "Ohh karnımdaki gerginlik geçti" diyor. Osururken çevremdekiler kokuyu sevecek mi diye düşünmüyor. Osurduğu için kendisi mutlu oluyor... Ben osurdum siz de sevinin, beğenin demiyor.
Davrandıktan, konuştuktan sonra diğerlerini yoklamamanın hafifliği... Diğerinin sessizliğinde, tepkisizliğinde yine de osuruğun verdiği mutluluğu yaşamaya devam etmek... Diğerinin memnuniyetsizliğinde bile -diğerinin kim olduğuna bağlı olarak, geribildirimi belki bir değerlendirmeden geçirip, memnunsam- osuruğumun rahatlığını yaşamaya devam etmek...
Çok güzel değil mi?
Ben beğendiğim için üretmek, hatta bazen beğenmesem bile, üretmek iyi geleceği için üretmek...
Üretmek geliştireceği için üretmek...
Güzel olsun, eksiksiz olsun, mükemmel olsun diye değil...
Ben iyi hissedeyim diye...
Sadece...
Yazılışları aynı anlamları farklı olan kelimelere sesteş kelimeler denir. Ama sadece kelimeler değil günler de sesteş olur. Salıların, Cumaların, Pazarların yazılışları hep aynı olsa da içerikleri hep farklıdır...
Var oluş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Var oluş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25.10.13
3.12.10
P. için...
Cancağazım P'nin doğumgünü bugün sevgili okur :)
Makus talih, görüşemeyeceğiz bugün onunla...O yüzden bu yazı ve bu müzik benim ona hediyem...
Bak sana kısaca P'yi anlatayım...
P çıtı pıtı, tini mini, tatlı mı tatlı, şirin mi şirin bir hatun. Sanırım 27'sine giriyor bugün.
- Çok komiktir P. Sıkıntılı bir durumu öyle bir anlatır ki gül gül ölürsün.
- Biraz kaygılıdır ama onun kaygılarını dinlemek sıkmaz bunaltmaz beni. Aksine çok yakın hissederim kendimi.
- Heyecanlıdır ve sakindir ve konuşkandır ve sessizdir - kutupları yoktur dengededir :))
- Arkadaşlarını çok sever, ilişkilerine önem gösterir.
- İnce düşüncelidir.
- Anlayışlıdır.
- Tatlıdır.
- Süprüzlüdür, hiç sıkılmazsın yanında.
- Son ana bırakır çoğu şeyi, benim gibi :)
- Mesleğinde çok başarılıdır ayrıca ;)
- Sesteş Günler'i yakından takip eder, müziklerini çok sever...
Two to Tango albümünü sevmiş, aramış, bulamamış...Albümün en eğilenceli şarkısı P için çalıyor bugün!
İyi ki varsın! İyi ki çıktın karşıma :)
Seni çooooook seviyoruuumm!!
16.10.10
Yazacak Mutlu Bir Şeyler
Son zamanlarda bir sürü kere bir şeyler yazmak için açtım bloğumu ama beğenmedim yazacaklarımı sevgili okur. Ne yazsaydım?
İki çok sevdiğim insanın başka şehirlere gidişini mi? Yoksa kaybettiklerimi ne kadar özlediğimi mi? Yoksa yoksa, son dönemde edindiğim kaybetme korkularımı mı?
Beğenmedim yazacaklarımı taa ki düne kadar. Önce mutlu bir müzik koyalım, sonra anlatayım..
Bugün ise iki sebebim var yazmak için. İkisi de birbirinden çok keyfimi yerie getiriyor :)
Turuncu yani ofisimle ilgili.
Bir buçuk sene önce S ile kendimize bir merkez kurduk. İkimizin de hayaliydi kendi merkezimizde, kendi danışanlarımızı görmek. Bu güzel hayali, iki dost, gerçekleştirdik, Turuncu'yu doğurduk :)
Açılışımıza bir sürü arkadaşımız geldi ve güzel saksı çiçekleri, minyatür ağaçlar getirdiler. Açılış gününün sonunda Turuncu bir danışmanlık merkezinden çok, tropik bir ormana benziyordu. Amma velakin okurcuğum, S de ben de başka işlerde full time çalışıyorduk ve Turuncu'ya vakit ayıramıyorduk bir türlü. 2. ayın sonunda iki saksı çiçeğimiz ölmüştü. Zaman içinde üç tanesini daha kaybettik. Çünkü başlarda çok da fazla danışanımız yoktu. Olabildiğince az giderimiz olsun diye bir sekreter de çalıştırmıyorduk. Biz çalıştığımız için çok gidip gelemiyorduk da. Neyse ki yavaş yavaş işler arttı ve kalan yedi çiçek yaşamını sürdürmeyi başardı. Birisi ise hala bitkisel hayatta :) Nasıl oluyorsa.. :))
Binbir guclukle istifa ettigimi beni dikkatli takip eden okurlarım bilirler. Bu istifadan sonra Turuncu'ya odaklandım. S maalesef taşındı... O yüzden tek başıma odaklandım. Veeee bir sekreter çalıştıracak parayı kazanmaya başladım. Çok tatlı birisi Turuncu'nun sekreteri. Sahiplendi Turuncu'yu. Bazen benden daha iyi baktığını hissediyorum. Ohh... Çok güzel.
İşte, sevgili sekreterim bugün ofisimize turuncu bir balık getirmiş cam bir fanusun içerisinde. Masasına koymuş. Gelen her çocuk ilgilendi balığımızla :)
Aklıma ölen çiçeklerimiz geldi. O zamanlar çiçekleri yaşatamazken şimdi bir balık yaşıyor ofiste :) Her iş yavaş başlar demişti M zamanında...Gerçekten doğruymuş...
Huzur veriyor Turuncu'nun hareketlenmesi bana... Bir hayal gerçek oluyor! Ne güzel!
İkinci konu ise çok tatlı iki insan ve bir olasılık ile ilgili :)
Biliyorum ki her ikisi de okuyacak bu yazıyı. Ama yazmadan önce müziği değiştiriyorum :)
Okurcuğum, benim iki arkadaşım var. Biri R biri U. R'yi şans eseri tanıdım. U'yu da onun sayesinde. Sonra onlar erdi muratlarına biz çıktık kerevetlerine... Gerçi düğünlerine gidemedik ama, neyse :)
İşte bu iki tatlı insanın önce evlerini su bastı sonra da ev sahipleri evi satmaya karar verdi.. Aman ne üzüldüm! Neden üzülmedim okurcuğum, çünkü bizim binada bir sürü kiralık ev var. Onlar da bizim evin manzarasını seviyorlar. Evi de beğeniyorlar. Kirası da onların bütçesine uygun geliyor.
Belki de taşınırlar :)
Bu olasılık beni çok çok heyecanlandırıyor. Giden onca insandan sonra evrenin bana bir borcu olduğunu düşünüyorum. Eğer bu borcu R&U'yu bizim binaya taşıyarak ödeyecekse evreni affedebilirim belki. Gidenlerin yeri dolmaz ama bana süper bir kıyak olur bu sevgili evren... Consider this! (Evrenin Türk olmama ihtimaline karşı)
İşte durumlar böyle...
Bu gece keyfim yerinde.
Birazdan B ile blues dinlemeye gideceğiz. İçkiye az ödemek için başladık demlenmeye :)
Eeee, o paralar kolay kazanılmıyor ama di mi?
Hadi okurum kal sağlıcakla...
Şu şarkıyı da dinle öyle git...
Keyfimiz iyice yerine gelsin!
The Doors'dan geliyor,
Güzel gecelerrrr...
12.8.10
Babiyya
Babaannemi kaybettik...
Çok zor geliyor.
Sanki tüm çocukluğumu da kaybettim onun gidişiyle.
Aslında buraya ona dair bildiğim, hatırladığım her şeyi yazmak istiyorum, onun için başladım yazmaya.
Ama onu ve yokluğunu düşünmek ağır geliyor.
Çok zor geliyor.
Sanki tüm çocukluğumu da kaybettim onun gidişiyle.
Aslında buraya ona dair bildiğim, hatırladığım her şeyi yazmak istiyorum, onun için başladım yazmaya.
Ama onu ve yokluğunu düşünmek ağır geliyor.
The child is grown
The dream is gone
And I have become comfortably numb
25.5.10
İstifa vs. İstifra
Çok önemli bir şey oldu okurcuğum, anlatmazsam çatlarım.
İstifa ile istifra arasında sadece bir harf olması tesadüf değil bence.
İstifa etme fikri alkol gibi. Önce böyle bir olasılığın varlığı insanı rahatlatıyor. "Sonuçta burada çalışmayı kendim seçiyorum, istemesem yeni işler ararım" diyor insan. Sonra yavaş yavaş durumun böyle olmadığını görüyor. Gitse gidemiyor, kalsa kalamıyor. İstifa fikri bünyede yeterinden uzun süre kalınca istifraya yol açabiliyor kanımca sevgili okur, aynı alkolün kanda artışı gibi.
Daha önce de girişimlerim olmuştu ama bir şekilde ikna olup tekrar düşünmeye sevk edilmiştim. Neyi düşüneceksem artık...Ben bugün istifa ettim sevgili okur.
Nasıl hissediyoruuuum?
Heyecanlıyım galiba...
Sanki bu güne kadar bir kozadaydım. Ne yaşıyordum, ne de ölüydüm. Ne huzurluydum, ne de korkuyordum. Ama artık kozadan çıktım. Bunun ucunda yükselmek de var batmak da... Başarı da başarısızlık da olası artık...
Bu kararla yaşamaya, hayata temas etmeye başladım sanırım. Hissetmemektense ağlayacağım, güleceğim, korkacağım, heyecanlanacağım...
Günün şarkısı Candan'dan gelsin o zaman...
15.5.10
Değişim için...
Değişim değişmemekle başlar diyor Zen.
Şu anda ne olduğunu ve ne olmadığını, ne yaptığını ve ne yapmadığını, ne istediğini ve ne istemediğini fark edip şu anda kalınca değişim kendiliğinden başlıyormuş meğer.
Yapmicam, yapmicam, yapmicam diye direnmenin, ayyyy çok istiyorum keşke yapabilsem ama hebele gübele oluyor hiç yapamıyorum demenin, yapmam lazım, gereken, doğru, mantıklı olan bu diye düşünmenin panzehiri buymuş meğer. Biraz da böyle uğraşıp didikleyeyim kendimi... Sonuç iyi oluyorsa haber veririm yine buradan :)
Son olarak
Bu sence de heyecan verici değil mi dostum?
Demek istedim... :)
11.5.10
Bahar
Hosgeldin sevgili okur! Yine bir yenilikle karşındayım! :) Şimdi 3 dakika mola ver. Hem müziği dinle, hem yazımı oku... Okuman bitince de gözlerini kapat hayal kur müzik bitene kadar... Rahatla, sakinleş ve keyiflen...
Havalar çok sıcak değil. Bir güneş çıkıyor bir yağmur başlıyor. Oh geldi yine bahar! Baharın kararsızlığını seviyorum. Her an her şey olabilirmiş gibi... Dinamik. Mesela yaz öyle değil. Sabah sıcak. Sonra öğlen oluyor - daha sıcak. Akşam oluyor yine sıcak. Gece belki ılık belki uyutmayacak kadar sıcak. Kış da benzer. Ama bahar öyle mi sevgili okur? Sabah serinliği, öğle sıcağı, öğleden sonra yağmuru, akşam esintisi, gece serinliği...
Ben de bahar gibiyim bu aralar. İçimde, düşüncelerimde, duygularımda bir şeyler harekete geçti. Sanki her şey donmuştu da şimdi erimeye başladı. Bir kaç hafta öncesinde ne kadar durgunsam şimdi de o kadar dinamiğim. Hareketli gibi değil de değişkenim. Değişkenliğim karar vermemi zorlaştırsa da; donmuş düşüncelerle, duygularla, donuk yaşamaktansa "özgürce" fikir, duygu değiştirdiğim bu halimi daha çok seviyorum.
Bir sarkaç gibi salınır salınır dengeye gelirim sanki böyle olunca.
Sonra durum değişirse yine salınırım.
Nasıl öğlen sıcağı akşama kalmıyorsa ben de değişirim.
13.4.10
Hal ve Gidişim
Bugün kedi patilerinin karnımı dürtüklemesinden hemen sonra gözlerimi açtım.Kolumdaki saate baktım 6.58. 2 dakika sonra saatim çalacak. Tekrar kapadım gözlerimi. Dalarken çaldı saatim. 3 dakika sonra yine çalsın diye erteledim. Sonra tekrar erteledim. Tekrar, tekrar, tekrar... 10 ya da 11 kere. Sonra çıktım yataktan. B uyanmamıştı. Banyodaki işlerimi hallettikten sonra uyanır o. Banyoya girdim, kedi de geldi. Duş almaya karar verdim. Saat 7.30'du, 8'de evden çıktığımda ancak yetişiyordum işe. Duş kararı geç kalmak adına da verdiğim bir karardı yani.
Çıktım banyodan. Giyindim saçlarımı kuruttum. Dişlerimi fırçaladım. Parfüm sıktım. B'den 5 dakika sonra evden çıkmıştım. 8.22.
Salı günleri iş yerinde toplantı olur. "Büyük"lerimizin o günkü ruh haline göre 8.30'dan 9.10'a herhangi bir saatte başlayabilir toplantı. Geç kalmamak için 8.25'te hazır ve nazır olmak gerekir. Geç kalmaya karar verdiğim için yolda da hiç acele etmedim. 8.47'de arabamı park etmiştim. Asansör bekledim, yukarı çıktım, odama geldim. Maalesef toplantı başlamamıştı ve geç kalamamıştım. Çayımı aldım, biraz lak lak ettim ve "büyük"lerimiz uygun görünce başladık toplantıya.
Bu salıları ve cumaları olan toplantılarda hiçbir rolüm yok aslında. Orada bulunmak tek sorumluluğum. Bana bir soru sorulması, yeni bir görev verilmesi olasılığı da yok. Konuyla gerçek anlamda bir ilgim de yok. Ama orada olmam isteniyor diye oradayım işte. Bir asker gibi, sorgulamadan. Sonra toplantı bitti. Kalkıp odalarımıza gittik. Çalıştığım yerde tadilat var. Bir sürü bölüm kapalı bu yüzden. Herkese çalışacak alternatif bir yer bulundu ama bana bulunamadı. Eylülden beri oturuyorum odamda. Oda arkadaşlarım çalışıyor. Bense başka şeyler yapıyorum. "Büyük"lerimiz merak etmiyor pek ne yaptığımı. Salı sabahı orada mıyım? Evet! Peki cuma? Evet! Sorun yok.
Eylülden önce, tadilata başlamadan önce yani, haziranda mesela ya da geçen nisanda harıl harıl çalışırdım. Sıkılmazdım da pek çalışırken. Ama şimdi işlerimi yapacağım bir yer bulunursa diye korkuyorum resmen. Ne tuhaf (!) ki hevesimi, motivasyonumu kaybettim. Önceden toplantılarda benden istenmeyen şeyleri yapardım. Ya da kendi kendime, ek işler üretirdim, ek çalışmalar yapardım. Artık böylesi bir şey mümkün değil. İçimden gelmiyor ama bunun dışında aklıma bir fikir bile gelmiyor.
Her sabah gelmeye devam etsem de zihin olarak istifa ettim ben.
Neyse toplantıdan sonra yerime oturdum. Maillerime baktım. Facebooka baktım. Zaytunga baktım. Biraz kitap okudum. Bir oda arkadaşım "hadi yemeğe" dedi. Yemeğe gittik ve 90 dakika boyunca ne berbat bir yerde çalıştığımızı konuştuk. Sonra odaya geldik. O çalışmaya başladı. Ben de kitabımı okumaya.
Bazen gerçekten var mıyım diye düşünüyorum...
15 dakika sonra işten çıkıp görüşme yapmaya gideceğim. Bir işe yarayacağım. Saat 18'de. Uyandıktan 11 saat sonra.
Peki, bir deyiver bana, ben neden hala buradayım sevgili okur?
16.12.09
Okeye dönmek
Geçen sene herkes "Şeker Bayramı mı yoksa Ramazan Bayramı mı demeliyiz"i tartışırken ben arkadaşlarımla Foça'da tatilde fark ediş üzerine fark ediş yaşıyordum.
Evet, Foça'da 3 canım arkadaşım ve ben tatildeydik. Pis 7'li, King, Batak, Blöf ve arada da okey oynuyorduk. King'de Batak'ta oyunu güzel takip etmek gerekir. Pis 7'li ve Blöf'te de eğer kağıdı azalana, yüklenirseniz ve biraz da oyunu takip ederseniz illa ki kazanırsınız. Ama Okey daha farklı bir oyun. Öncelikle bu 5 oyundan en az sevdiğim. Sonralıkla kartlarla değil taşlarla oynanan bir oyun :P
Ama hepsinden önemlisi sıranın her size gelmesinde seçim yapmak zorunda kalmanız. "Solumdakinin attığını mı alsaaaam yoksa yerden taş mı çeksem..." Sonsuz bir kararsızlık... Ben gerçekten bir türlü karar veremem. Yerden alacağım çok işime yarasa bile bilmediğim önümdeki seçenekler, denemediklerim beni cezbeder... Yerden alacağım pek işime yaramıyor olsa bile çekeceğimin daha alakasız olacağı korkusu tedirgin eder... (Ne sıkıntılı oyunmuş, neden oynadıysam...)
Ama işte hayat da tam Okey gibi... Bize doyum vermeyen bir işte "Sanki daha iyisi mi var" diyerek çalışmak... Mutsuz bir iş hayatı, ondan etkilenen özel hayat... Ya da hoşlanılan kişiye diğer seçeneklerden vazgeçemeyip bağlanmayı vaadedememek... Ya da, ya da, ya da... Bir sürü örnek... Ne serden ne yardan vazgeçmek... Hem karnım doysun hem pastam dursun demek...
Ama olmaması.... Büyümek...
1.12.09
iiiis - tiiiii - yoooo - ruuuum

İstifa etmek istiyorum.
Bunu yaptığımı o kadar çok hayal ediyorum ki... Ne derim mesela? İşleyişten, sorunlardan bahseder miyim? Yoksa etliye sütlüye karışmadan, "burayı çok (!) seviyordum ama daha çok kazandıran bir iş buldum" mu derim? İlk kime söylerim? Kızarlar mı? Zorluk çıkarırlar mı? Üzülürler mi? Yoksa umursamazlar mı?
Peki sonra ne olur? Yeni iş bulur muyum? Memnun, mutlu olur muyum? Param düzenli ödenir mi? Ya da para kazanır mıyım? Yoksa ben zaten her işte mutsuz olan birisiyim de henüz fark etmedim mi? Pişman olur muyum? Ya şimdiye kadar istifa etmediğime pişman olursam? Vakit kaybediyorsam?
Bir hocam evli kişilerin sevgilisi olanlarla ilgili bir benzetme yapardı. Onun kadar akıcı olmasa da dilimin döndüğünce anlatayım.
Evli birisiyle berabersen hep gizlenirsin. Eşi ya da bir tanıdık görecek diye sokakta el ele dolaşamazsın. Onunla bir gün evleneceğini, birlikte çocuk büyüteceğini hayal edemezsin. Kapalı kapılar ardında, gizli saklı yaşanır ilişki. Hayali kurulan özgürce, gizlenmeden yaşanan bir ilişkiyse eğer; memnun olunmayan, eksik kalan bir şeyler hep olacaktır. Kişi bu eksikliğin farkında olarak, huzursuzluğunu hissederek yaşar. Mutlu değildir. Ama ayrılmaz da...
Sanki yıllar önce çok beğenilerek alınmış fakat artık dar gelen bir ceket gibi. Bu ceket giyilemez, dardır çünkü. Ama atılmadığından yeni ceket alınamaz. Koyacak yer yoktur ya da " Zaten şu zaman aldığım, kumaşı şöyle güzel, rengi böyle güzel ceketim var, onun gibisini bulamam" denir. Bu şekilde yıllar çooook güzel olan ama dar gelen bir ceketin ihtiyacı karşılaması beklenerek geçer. Yenisi aranmadan, fırsatlar değerlendirilmeden...
Ayrılınmayan işler ve sevgililer gibi...
26.11.09
Self & Other
23.11.09
Neden Böyle Oluyor?

Gerçekten bir cevap arıyorum...
Neden böyle oluyor?
Oysa ki bir ay öncesinden biliyordum bir ödev hazırlamam gerektiğini. Ama bir satır bile okumadım. Bununla kalmadım, okuduğum romanı da hiç elime almadım. Bununla da kalmadım, hazırlamayı planladığım bilgilendirme broşürlerine de başlamadım.
Ödev teslimine bir hafta kala roman okumaya başladım. Çok heyecanlı bir yere geldi, ama vaktim yok şimdi de onu okumaya.
Ödev teslimine üç gün kaldı, masanın başına oturdum. Bilgilendirme broşürleri için taslak oluşturmaya başladım. Kitap bölümleri işaretliyorum, oralardan beğendiğim yöntemleri birleştirmek ve yazmaya başlamak istiyorum. Ama vaktim yok şimdi bunları yapmaya.
Uyuduğum 6 saati çıkarırsak 9 saattir masanın başındayım ve hala başlamadım ödev için makaleleri okumaya... Ya da daha kötüsü, henüz ne okuyacağımı bile bilmiyorum...
Neden böyle oluyor?
Bazen kendime sinir oluyorum!
16.3.09
Yalın Ayak Prenses ve Prens

... ve Külkedisi kaçarken, pabucu ayağından fırladı. Ertesi gün Prens, (gönlünün ısındığı kadına varacağına) ayağı bu pabuca sığacak genç kızı aramaya koyuldu. Ülkenin tüm kızları, Prens tarafından beğenilmek için, ayaklarını daha ufak hale getirme çabasına giriştiler.
İşte o gün bu gündür kadınlar, ayaklarını, erkekler tarafından belirlenmiş kalıplara sıkıştırmaya çalışır, böyle yaparak erkeğin Prensesi olacaklarını düşler dururlar. Zaman geçtikçe topallamalarının, kendilerini depresif hissetmelerinin sebeplerini sürekli kendi eksikliklerinde arayarak... Ve "pabucun" ne denli geçerli olduğunu hiç sorgulamadan...
Erkekler ise ellerindeki "ayakkabıya" (veya düşlerindeki kalıba) "ayağını" (kendini) sıkıştıracak kadını arar; "ayağı" sıkışmış bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup; mutlu edebileceğini bile sorgulamadan...
Ve birlikte yalınayak yaşayabilmenin özgür keyfinden habersizce...
Leyla Navaro'nun "İki Boy Ufak Pabuç" adlı kitabından yukarıdaki alıntı.
Bu kitapta Leyla Navaro, duygusal ilişkileri hem erkeğin hem de kadının açısından bakarak çok güzel incelemiş gerçekten. İlişki sürecindeki ve ayrılık sonrası depresyonları, sebeplerini örnekleyerek anlatmış. Ve siz sormadan ben söyleyeyim, erkeklerin yarattığı kalıpların belli bir süre sonra en büyük takipçisinin, denetçisinin kadınlar olduğunu da üzerine basa basa belirtmiş... Türk kültürü gözönüne alınarak yazılmış bu kitabı evlenmeyi hiç düşünmeyen, düşünen ama daha zamanı var diyen, evlilik arifesinde olan, evli, boşanmış, uzun süreli bir ilişki yaşayan veya bir ilişkiye başlamakta zorlanan, daha da uzatabilirim bu listeyi ama kısaca, herkese tavsiye ediyorum. :)
resim linki : http://us.movies1.yimg.com/movies.yahoo.com/images/hv/photo/movie_pix/walt_disney/cinderella/cinderella14.jpg
16.1.09
Turuncu Günler Başlıyoooor
S., canım dostum, turuncu bir düş sundu bana..
Sazlı sözlü, pek keyifli bir içki sofrasında, dostlarımla eğlenip S.'nin doğumunu kutlarken, yine hayal kurmaya başladım, hayalle beraber umutlar, beklentiler, heyecanlar ve kaygılar sardı içimi. S., sağımda.. Ben sürekli keşke keşke diyip mızmızlandığım hayalimi S.'ye anlatınca, "Evet P. neden olmasın!" dedi coşkuyla.
Üniversiteye girdiğim günden beri kurduğum ve bir sürü sefer zamanının gelmediğine ya da imkansızlığına kendimi inandırdığım hayal gerçeğe yaklaştı. S.'nin bakışlarındaki heyecan, sesindeki coşku korkularımı kaygılarımı silip götürdü. Uzun zamandır atmaya çekindiğim bir adımı onunla atacak olmak güven verdi bana... Evet, "Vakti gelmeden çiçek açmaz. Vaktinde açan meyve verir." sözünü bu yüzden çok seviyorum. Daha önce neden kendimi durdurduğumu artık anlıyorum.
Şimdi o hayalin bir rengi var.. Turuncu.. Bundan sonra hayatın turuncu yollarında S. ile ve diğer sevdiklerimle beraber yürüyeceğim... Teşekkür ederim S., bu yola beraber çıktığımız için...
Sazlı sözlü, pek keyifli bir içki sofrasında, dostlarımla eğlenip S.'nin doğumunu kutlarken, yine hayal kurmaya başladım, hayalle beraber umutlar, beklentiler, heyecanlar ve kaygılar sardı içimi. S., sağımda.. Ben sürekli keşke keşke diyip mızmızlandığım hayalimi S.'ye anlatınca, "Evet P. neden olmasın!" dedi coşkuyla.
Üniversiteye girdiğim günden beri kurduğum ve bir sürü sefer zamanının gelmediğine ya da imkansızlığına kendimi inandırdığım hayal gerçeğe yaklaştı. S.'nin bakışlarındaki heyecan, sesindeki coşku korkularımı kaygılarımı silip götürdü. Uzun zamandır atmaya çekindiğim bir adımı onunla atacak olmak güven verdi bana... Evet, "Vakti gelmeden çiçek açmaz. Vaktinde açan meyve verir." sözünü bu yüzden çok seviyorum. Daha önce neden kendimi durdurduğumu artık anlıyorum.
Şimdi o hayalin bir rengi var.. Turuncu.. Bundan sonra hayatın turuncu yollarında S. ile ve diğer sevdiklerimle beraber yürüyeceğim... Teşekkür ederim S., bu yola beraber çıktığımız için...
15.12.08
Riskler ve "Var" oluş
Ben ortaokula giderken, bir yaz tatilinde annemle denize giriyorduk. Bir yandan da sohbet ediyorduk. Annem bana, her şey tersini de içinde barındırıyor, ne kadar garip di mi? demişti. Sohbetin bu kısmı çok kısa sürmüştü çünkü bu söz benim için hiçbir şey ifade etmiyordu o zaman. "Ay ne alakası var, şimdi sınavdan 5 almak içinde 1 almayı da barındırıyorsa 1 alayım 5 almışım gibi davranın" gibi bir cevap vermiştim :)
Şimdi aradan 12-13 yıl geçti ve yeni öğreniyorum her şeyin zıttını nasıl içinde barındırdığını. Ve bu durumun bizim hayatta ne gibi riskler almamıza ya da almamamıza yol açtığını. Davranışlarımızı nasıl kontrol ettiğini.

Bunu fark etmeden önce, örneğin eve bir kedi almak istiyorsam, o kedinin gün gelip hastalanmasını ya da ölmesini de görebileceğimi düşünüp almazdım. Yani hep yanımda olmayacaksa hiç olmasın gibi bir şey.
Halbuki, insan kaybetmek için bir şeyleri riske attıkça kazanmaya da açık hale geliyormuş. Başarısızlığa en yakın olduğunda başarıya da yaklaşıyormuş. İflas etme olasılığıyla para kazanma olasılığı aynı yerde başlıyormuş. Hatta ilişkilerde bile taraflar karşısındakini kaybetmeyi göze alınca ilişki varoluyormuş.
Her zaman geçerli mi bilmem ama sanırım riske attıklarımız kadar varız.
Şimdi aradan 12-13 yıl geçti ve yeni öğreniyorum her şeyin zıttını nasıl içinde barındırdığını. Ve bu durumun bizim hayatta ne gibi riskler almamıza ya da almamamıza yol açtığını. Davranışlarımızı nasıl kontrol ettiğini.

Bunu fark etmeden önce, örneğin eve bir kedi almak istiyorsam, o kedinin gün gelip hastalanmasını ya da ölmesini de görebileceğimi düşünüp almazdım. Yani hep yanımda olmayacaksa hiç olmasın gibi bir şey.
Halbuki, insan kaybetmek için bir şeyleri riske attıkça kazanmaya da açık hale geliyormuş. Başarısızlığa en yakın olduğunda başarıya da yaklaşıyormuş. İflas etme olasılığıyla para kazanma olasılığı aynı yerde başlıyormuş. Hatta ilişkilerde bile taraflar karşısındakini kaybetmeyi göze alınca ilişki varoluyormuş.
Her zaman geçerli mi bilmem ama sanırım riske attıklarımız kadar varız.
18.8.08
Üçleme / İki - Ortanca
(...)
Elif Şafak, Bit Palas
Abisi "bir şey olmak", ablası "her şey olmak" isterken, o da yıllar boyu yalnızca olmamak istemişti...
Elif Şafak, Bit Palas
16.7.08
Sesteş Günler
Nicedir önce davranıp sonra açıklamalar yaptığımı fark ettim. Ortada bir şey yokken açıklama yapmak, sebepler sunmak anlamsız gelir oldu bana. Nedenleri anlattıktan sonra, planlananların hiç gerçekleşmemesi, vazgeçişler o kadar sık yaşanıyor ki, bir durum vuk'u bulmadan ne desem boş...
Sayfama da neden "Sesteş Günler" adını verdiğimi anlatmayı ertelediğimi de dün gece uyumaya çalışırken fark ettim. Aslında o sırada kalkıp yazsam çok daha akıcı bir yazı olacağı kesindi ama yine bu sabaha erteledim. Hem böylece 1 gün daha eskidi, daha "ol"muş oldu sayfam, "ham"lığından 1 gün daha kaybetti.
Gelelim nedenlerime... Zamanla edebiyat derslerine evrilen Türkçe derslerinde, bol bol okuduğum romanlarda, nadiren okuduğum şiir kitaplarında ve ara sıra dinlediğim müziklerde hoşuma en çok giden ne redifler, ne uyaklar oldu. Eş anlamlı kelimelerdense hiç bir zaman hoşlanmadım. Zıt anlamlılar biraz daha ahenkli gelir ama şaşırtamazlardı. O yüzden sesteş kelimeleri sever oldum! Düşünsenize her okuyana farklı şeyler çağrıştıran, her duyanın farklı algılayacağı, kullanıldığı duruma göre şekil değiştiren, resmen algımızı çarpıtan bukalemun kelimeler :)
Zamanla günlerin de sesteş olabileceğine karar verdim. Aynı isimle başlayan ama farklı hikayeleri olan, sanki her salı sallanacakmış her çarşamba çarşafa dolanacakmış gibi hissettiren günler de aslında algımızı yanıltıp farklı şeyler getiriyor bize... O yüzden kelimelerin sesteşliği daha eğlenceli olsa da günlerin sesteşliği daha önemli galiba...
İncir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden bahsettiğim bu yazıma sesteşliğin en dikkat çekici hale geldiğini düşündüğüm "Gülden Kale Düştü" adlı romanı tavsiye ederek bir işlevsellik katmak istiyorum... Ve bitiriyorum.
Sayfama da neden "Sesteş Günler" adını verdiğimi anlatmayı ertelediğimi de dün gece uyumaya çalışırken fark ettim. Aslında o sırada kalkıp yazsam çok daha akıcı bir yazı olacağı kesindi ama yine bu sabaha erteledim. Hem böylece 1 gün daha eskidi, daha "ol"muş oldu sayfam, "ham"lığından 1 gün daha kaybetti.
Gelelim nedenlerime... Zamanla edebiyat derslerine evrilen Türkçe derslerinde, bol bol okuduğum romanlarda, nadiren okuduğum şiir kitaplarında ve ara sıra dinlediğim müziklerde hoşuma en çok giden ne redifler, ne uyaklar oldu. Eş anlamlı kelimelerdense hiç bir zaman hoşlanmadım. Zıt anlamlılar biraz daha ahenkli gelir ama şaşırtamazlardı. O yüzden sesteş kelimeleri sever oldum! Düşünsenize her okuyana farklı şeyler çağrıştıran, her duyanın farklı algılayacağı, kullanıldığı duruma göre şekil değiştiren, resmen algımızı çarpıtan bukalemun kelimeler :)
Zamanla günlerin de sesteş olabileceğine karar verdim. Aynı isimle başlayan ama farklı hikayeleri olan, sanki her salı sallanacakmış her çarşamba çarşafa dolanacakmış gibi hissettiren günler de aslında algımızı yanıltıp farklı şeyler getiriyor bize... O yüzden kelimelerin sesteşliği daha eğlenceli olsa da günlerin sesteşliği daha önemli galiba...
İncir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden bahsettiğim bu yazıma sesteşliğin en dikkat çekici hale geldiğini düşündüğüm "Gülden Kale Düştü" adlı romanı tavsiye ederek bir işlevsellik katmak istiyorum... Ve bitiriyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







