Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.8.10

Babiyya

Babaannemi kaybettik...
Çok zor geliyor.
Sanki tüm çocukluğumu da kaybettim onun gidişiyle.
Aslında buraya ona dair bildiğim, hatırladığım her şeyi yazmak istiyorum, onun için başladım yazmaya.

Ama onu ve yokluğunu düşünmek ağır geliyor.

The child is grown
The dream is gone
And I have become comfortably numb

1.4.10

Bal

Hızımı alamadım sevgili okur ve balayıyla devam etmeye karar verdim yazılarıma. Çünkü büyük ihtimalle hiç gitmediğin ve de hiç duymadığın bir yere gittik biz balayımızda...

Balayında Taormina'daydık.
Bilmiyordun di mi orayı? Doğru yalan söyle..
Ben bilmiyordum böyle bir yerin varlığını. Ta ki annemin bir arkadaşı önerene kadar. Biz B ile bir türlü karar veremiyorduk nereye gideceğimze. Taormina önerisi gelince önce internete girdim ve nerede olduğunu buldum, Sicilya'nın doğusunda, deniz kenarında bir yerdeymiş. Sevdiceğimle fotograflara bakınca ben gitmek istedim, o da peki dedi. Canım, beni hiç kırmaz.


Biletlerimizi aldık. Yerimizi ayırttık. Baba serisini ve Sicilya ile ilgili bilimum filmi izledik. Gezi kitaplarında Taormina'yı anlatanı bulamadık, Sicilya'yı anlatanı aradık. Onu da bulamayınca İtalya'yı anlatanını aldık, sonra da geri kalanını gezeriz nasılsa dedik :)

Efendime söyliyeyim, valizleri hazırladık, evlendik, eğlendik ve sıra geldi balayınaaaaaaa. Oh en güzel kısmı...
Taormina bir dağın eteğine kurulmuş büyük bir tatil kasabası ya da küçük bir tatil şehri. En son 2002'de faaliyet gösteren Etna yanardağına 50, 50 değilse 80 km mesafede. Çok bakımlı bir yer. İnsanların temel geçim kaynağı turizm gibi görünüyor fakat bize geçinmeye ihtiyaçları yokmuş gibi geldi daha çok. Çünkü sabah 10 gibi açılan dükkanlar, kafeler ve restoranlar öğlen 12'de kapanıyor. Evet sevgili okur doğru okudun. Öğlen vakti restoranları kafeleri kapatıyorlar, çünkü 2 saatlik çalışma onları çok yormuş oluyor ve 4'e kadar dinlenmeleri gerekiyor. Turistimiz aç mı kalır diye düşünen yok. İşte böyle zor şartlar altında bir balayı yaptık. Ama neyse ki her gittiğimiz yerde eli darda olan bir restoran ya da kafe sahibi oluyordu da zaafiyet geçirip ölmedik sevgili okur. Bunun yanı sıra para harcamak da oldukça zordu. Çünkü ilk 3 gün (zaten 6 gün kaldık toplamda) dükkanların yaz sezonu olmadığı için kapalı olduğunda karar kılıp alışveriş yapma çabasına girmedik. Meğer sadece dinleniyorlarmış.

Taormina çok şirin bir yer. Daracık sokakları tertemiz. En fazla iki katlı binalarının mutlaka balkonları var ve balkonlardan sokaklara çiçekler sarkıyor. Eski şehre araç girişi sadece belli saatlerde yapılabiliyor. Dolayısıyla yollarda rahatça yürümek, vitrin bakmak ve açık dükkan bulunabilirse alış veriş yapmak mümkün. Şehir bir yamaca kurulu olduğundan denize arabayla ya da 15 dakika aralarla kalkan ve en fazla 36 kişi taşıyabilen teleferiklerle ulaşılıyor. Onun dışında çoğu otelin de zaten kendi havuzu var. Taormina'da dikkatimi çeken başka bir şey ise sanki yollar genişmiş gibi yol kenarlarına inci gibi dizilen arabalar. Bu arabalar yolu kapatmamak için yandaki binaya teğet park ediliyorlar ve aynalarını kapatıyorlar. Yoksa gerçekten mümkün değil yandan bir aracın daha geçebilmesi. Bazı mimarlarsa bu konuya pratik bir çözüm bulmuşlar: Binalara iki giriş yapıyorlar. Birisi normal giriş. Bu kapı binanın zemin katına açılıyor. Diğer giriş ise damdan :) Kot farkı dolayısıyla üst sokak binanın da üzerinde oluyor. Arabanızla gelince bu girişten geçip arabayı dama park ediyorsunuz ve eve iniyorsunuz! Böylece sokakta park yeri aramak gerekmiyor :) Yaratıcı bir çözüm, ama arabasını mutfağın ortasında bulan olmuş mudur bilmiyorum. Ulaşımla ilgili bir diğer şey de tüm adanın etrafının demiryoluyla çevrelenmiş olmasıydı. O kargacık burgacık arazide bunun başarılmış olması gerçekten mükemmel bir şey, takdir ettim :)

Genç nüfüs geçim kaygısı ile daha çok İtalya'ya gidiyormuş. O yüzden halk genellikle orta yaşın üstünde (yaşlı demek istemedim). O dik yokuşlara, uzun merdivenlere dizlerinin nasıl dayanığı ise bir muamma.

Biz oradayken bolca yedik, içtik, gezdik. Öncelikle piza yedik. Efendim, İtalyan pizasının farkı var, bunu buraya yazıyorum işte. Adamlar içine enginar koymuşlar pizanın ve enfes olmuş. Nasıl olmuş bilmiyorum... Pizanın yanında ve de her şeyin yanında şarap içtik. İçimi bu kadar rahat ağızda bu kadar hoş bir burukluk yaratan şarapları Sicilya'da içtim. Peynirlere ve çikolataya değinmeden geçemeyeceğim... Çeşit çeşit ve enfesti hepsi...
Gezilere gelinceee... İlk durağımız Castel Mola'ydı, şehrin en yüksek yerindeki kale. Güzel manzaralar, temiz hava, Etna'dan tüten dumanı izlemek için harika bir yer. Sessiz ve sakin. Castel Mola kadar yüksekte olmasa da yüksekte olan ve denize daha yakın bir başka turistik yer de Teatro Greco, Yunan döneminden kalan bir amfitiyato. Buranın restorasyonu tamamlanmış ve hala konserler için aktif olarak kullanılıyormuş.
Sonra Giardini var. O bir sahil kasabası. Taormina'ya otobüsle 10 dakika mesafede. Yürüyüş yapılacak uzun bir sahil yolu var. İsteyenler deniz kenarından da gidebilir. İnsanlar çoğunlukla bisiklet kullanıyor burada. Ama yine de sokakların darlığı ve sokaklarda pek insan görmeyişimiz göz önüne alınırsa çok fazla sayıda araba var. Taormina ve Giardini'nin en güzel tarafı trafik. Koşullar gerçekten çok zor. Fakat kimse kimseye kızmıyor. Herkes birbine yol veriyor. Korna çalan yok... Huzurlu sanki herkesler. Gerçi ben de 12'den 4'e kadar dinlensem ben de huzurlu olurum sanırım.
Catania ve Siracusa  ise Taormina'nın güneyindeki büyük şehirler. Catania'da Taormina'ya 1 saat uzaklıkta olan bir havaalanı var. Biz de bu havaalanını kullandık. Giardini'nin ve Taormina'nın sakin, hoşgörülü havasını boşuna buralarda aramayın. Buralar büyük şehirlerin kaosunun hakim olduğu yerler. 12'den 4'e kadar siesta da yok buralarda... Velhasıl sevgili okur, biz buraları pek de beğenmedik. Tavsiye etmiyoruz.

Dikkatimi çeken bir şey de İtalyanların mı Sicilyalıların mı desem bilemedim ama restorasyon anlayışları oldu. Benim bildiğim restorasyon asıl halini koruyarak sağlamlaştırmak falan gibi bir şeydir. Bu arkadaşlar direk betonarmeyle girmişler olaya. Kalelerin, amfitiyatronun pek bir antikliği, eskiliği kalmamış. Anladığım kadarıyla sadece temel plana sadık kalmışlar ki bana göre bu yeniden inşa etmek demek... Yorumu sana burakıyorum sevgili okur.

Ayrıyetten bu kadar gezdim, hiç görmediysem 40 kilise görmüşümdür ama 1 okula rastlamadım. Hastaneye de rastlamadım işin tuhafı. Gerçi kiliseler de hep boştu. Belki kiliselere rabet fazla olmayınca okul, hastane falan yapmaktan vazgeçmişlerdir dedim kendi kendime. Pek de bir anlam veremedim.

Tavsiyem gidip gör bir Taormina'yı sevgili okur. Kıştı diye biz Etna'ya çıkamadık. Sen yazın git onu da gör, püskürürse dikkat et yalnız.














Taormina Messina Kapısı















Kaldığımız odanın manzarası :)















Giardini sahili















Giardini















Taormina sokakları















Taormina'nın meydanı, son günümüzde burada bir çift evleniyordu!



















Taormina - Public Gardens















Teleferikle inilen sahil















Bu merdivenler bazı insanların evlerine gidiyor














Etna Yanardağı 


8 çizen daracık yollar


Castel Mola'da bir restoran


 
Siestası yeni biten bir kedicik


Siracusa


"Tarihi" Siracusa Kalesi - Betonarme


Amfitiyatro - Greco Teatre - Taormina


Greco Teatre'den Taormina manzarası


Greco Teatro'dan Taormina'nın kuzeydoğusu

31.3.10

2 Ay Önce Neler Oldu?

Bir milyon yıldır yazmıyor gibiyim bloğuma. Ama neyse ki o kadar olmamış :)
Neler geçti neler bu arada başımdan, bir bilsen sevgili okur...
O zaman bir anlatayım da bil.

En son ödev yazıyordum Geştalt eğitimi için. Sonra o ödevi bitirdim ben. Gerçekten bazı anlarda bitmeyecekmiş gibi geldi. Bir de konu tamamlanmamış işler olunca, "Ahanda tamamamlayamadığım bir iş daha mı olacak yoksa" dedim durdum. Ama teslim saatine dakikalar kala, paartesi gecesinin bir köründe bitirdim ve rahata erdim. Salıdan itibaren süper günler başladı çünkiiiiii izin almıştım evlilik öncesi son hazırlıklarımı tamamlamak için! Bir sürü komik iş taptık annemle, çeyiz yıkadık, ütüledik, daha önceden hiç ihtiyaç duymadığım ama evlenince muhakkak ihtiyaç duyacağım yemek takımları, tencereler, örtüler, çarşaflar, nevresimler, havlular aldık. Daha bir sürü şey aldık büyük ihtimalle ama onları hatırlamıyorum. Sonraki günlerde düğüne kimler geliyor? Salona sığılacak mı? Masa düzenleri nasıl olacak? Kim nerede oturacak gibi soruların cevaplarını aradık iki annem, müstakbel eşim ve ben :) Bir yandan da müzik çalacak grupla ne tür şarkılar istediğimize dair anlaşmaya çalıştık.

Öyle böyle derkeeeeeen, geldi cuma günü... Cuma günü kına gecem ve jübile yemeğim vardı :) Bütün hengame içinde ben ne kına almıştım ne de kafama örtülecek kırmızı örtüyü :D O sırada süper arkadaşım R imdadıma koştu. Böylece gerçek bir kına gecem oldu. R bir sürü değişik şeyle gelmişti eve. yanar dönerli mendiller mi desem, mumlar mı desem yoksa kına yakılan el için eldivenler mi desem... Amma velakin benim gönlüm kafama örtülen kırmızı örtüde kaldı. Önde ben, arkamda canım arkadaşlarım, kafamda kırmızı örtüm mumlarla başladık yürümeye. Salonun ortasındaki sandalyeye oturdum ve herkes etrafımda dönmeye başladı.
Yüksek yüksek tepeleeereeeee ev kurmasınlaaaaar
Aslında birisi bana, "bak P evleniyorsun. Bundan sonra şöyle şöyle sorunlar yaşayabilirsin. Böyle sıkıntıların olabilir. Evlenen üç çiftten biri boşanıyor. Sen de boşanabilirsin" falan gibi şeyler söylese, çoktaaaan ağlayabilirdim ama arkadaşlarımın etrafımda ellerinde mumlarla dönmeleri,  herkesin şarkı söylemesi komik geldi :) Etrafımda dönenlerden ağlayanlar olsa da ben ağlayamadım :)

Efendim, kınam yakıldı. Canım kuzenim E fıstık kabuklarından çiçek desenli kınalar yaktı ellerime. Sonra da dediler ki "sadece ağlamak olmaz, şimdi de göbek atacağız". Eh hadi bakalım, hamama giren terler diyip başladık göbek atılacak şarkı aramaya. Bulabildiğimiz yegane şarkı Osman Aga oldu ve onda elimizden geldiğince oynadık. Tadını çıkarttık.

Bir sonraki attraksiyonumuz jübile yemeğiydi. Jübile yemeğinin yıldızı ise S'ciğim.
    
Bir Rum meyhanesine girdik. Bize ayırlan masaya yöneldik. Zaten iki arkadaşımız orada bizi bekliyordu. Sandalyelerden en ortadaki kocaman tüllerle süslenmişti! Garsonlardan birisi beni oraya oturttu. Sonra S geldi ve bana parlak taşlarla kaplı kırmızı tüllü bir taç taktı :D Sonraaaaaa S bu gece için özel bastırdığı t-shirtleri çıkarttı ortaya :)))))) Bu gece için özel hazırlanmış tokalar, yaka iğneleri de dağıtıldı. Hatıra defteri elden ele gezmeye başladı... O kadar çok mutluydum ki. E bu gece için Bozhöyük'ten; A ise İstanbul'dan kalkıp gelmişti! Rakılar, mezeler, yemekler, müzik ve dostlar... Sonra beni bir konuşma yapma hevesi sardı. Gecenin güzelliği ve de alkolün etkisiyle sanırım söyleyecek çok şeyim olmuştu, çenem düşmüştü. Sonra tekrar S gece için özel hazırladığı  sürprizleri birer birer çıkarmaya başladı çantasından... Kurabiyeler, manidar bir önlük... Ben de önlüğün hakkını verdim ama ;)

O kadar, o kadar mutluydum ki... O gece kına ve jübile yemeği sonrası "iyi ki evleniyorum yaaa" derken buldum kendimi. Yoksa bu kadar eğlenceyi kaçıracaktım :)

Tabii ki ertesi gün zor bir gündü. Uyanmak zordu öncelikle, çünkü 4'te ancak eve gelebilmiştim. M ve E "Eve gitmiceeeeem" kaprisim üzerine beni bir kahve içmeye götürmüşlerdi. Canlarım. Ayılmak da zordu, zira gecenin belli bir bölümünü hatırlamıyordum. Hatırladıklarımsa biraz utandırıyordu beni. Şişede durdruğu gibi durmuyor işte meret. Gelinliğimi, annemin elbisesini aldık, yapılacak son işleri hallettik. Artık düğüne hazırdıııııık!

Bundan 2 ay önce bugün pazara denk geliyordu. Bu saatlerde bir yandan D ile balayı valizimi topluyor bir yandan A ile barkovizyonu tamamlıyorduk! Her şey yolunda gidiyor gibi görünüyordu ama meğer ne çok iş bırakmışım son ana, hiç farkında değildim. Yine de biliyorum ki bloğumun düzenli takipçileri buna şaşırmamışlardır. Eğer onlar olmasaydı sanırım kocaman bir valiz ve evde unuttuğum bir sürü şeyle gidecektim balayına, düğünde ise bir barkovizyon gösterimiz olmayacaktı... Ne kadar teşekkür etsem az...

Kuaförde "Gelin hanıma bir sade kahveeeeeeeeeee" diyene kadar D'ciğim hiç mi hiç heyecanlı değildim. O an ne yapıyor olduğumu, durumu anladım sanırım ve aldı beni bir heyecan :) Saçlarım ve makyaj ile ilgili her şey istediğim gibiydi... Güzel bir seramoniyle önce kuaförden çıkıp eve gittik sonra da evden düğünün olacağı otele. Fotograf çekimleri sonrasında düğün başladı. Çekimlerden salona çağrılmamıza kadar geçen süre o kadar upuzun geldi ki bana giderek heyecanlandım. Rahat rahat oturup aç kalmamamız için getirilenleri yiyen B'nin rahatlığına şaşıp kaldım... Düğün rüya gibiydi. Başladı ve hemen bitti sanki. İçmeden sarhoş gibiydim. Hiç pistten inmedim, hiç oturmadım. Kucaklaşmalar, duygusal anlar, kahkahalar, gülüşmeler, öpüşmeler, danslar ve tabii ki fotograflar... Düğünün en içimi ısıtan anı halay çektiğimiz zamandı. S'nin ısrarlarına dayanamayan orkestra sonunda çaldı halay müziğini. Benim artık bırakın halay çekmeyi yürüyecek hatta adım atacak halim kalmamıştı. Ama halaya katılmasam hiç olmazdı! Hele de O ve M yollarından dönüp koşarak gelmişlerken. Ben de geçtim halay çekenlerin ortasında kendi kendime yavaş bir halay çekmeye başladım. Uzun kuyruğumdan ve kabarık eteğimden zaten ne yaptığım hiç anlaşılmıyordu. Sonra yanıma kocacığım geldi. Etrafımızda arkadaşlarımız ortalarında biz. Hatırladıkça mutlanıyorum...

Alnımızın akıyla halayı çektikten sonra, son misafirlerimizle de vedalaştık, son fotografları çektirdik ve en sonunda ayakkabılarımı yollarda bırakarak odamıza ulaştık...

Her şey çok çok güzeldi...Canım aileme ve dostlarıma çok çok teşekkürler! Çok sevildiğimi bir kez daha hissettirdiniz bana!

23.12.09

26.11.09

Self & Other




There is no "self" without "other".
Just as darkness is defined in contrast to light
So the self is defined
And distinguished from that
Which is not-self.
Perls, 1978

15.12.08

Riskler ve "Var" oluş

Ben ortaokula giderken, bir yaz tatilinde annemle denize giriyorduk. Bir yandan da sohbet ediyorduk. Annem bana, her şey tersini de içinde barındırıyor, ne kadar garip di mi? demişti. Sohbetin bu kısmı çok kısa sürmüştü çünkü bu söz benim için hiçbir şey ifade etmiyordu o zaman. "Ay ne alakası var, şimdi sınavdan 5 almak içinde 1 almayı da barındırıyorsa 1 alayım 5 almışım gibi davranın" gibi bir cevap vermiştim :)

Şimdi aradan 12-13 yıl geçti ve yeni öğreniyorum her şeyin zıttını nasıl içinde barındırdığını. Ve bu durumun bizim hayatta ne gibi riskler almamıza ya da almamamıza yol açtığını. Davranışlarımızı nasıl kontrol ettiğini.

Bunu fark etmeden önce, örneğin eve bir kedi almak istiyorsam, o kedinin gün gelip hastalanmasını ya da ölmesini de görebileceğimi düşünüp almazdım. Yani hep yanımda olmayacaksa hiç olmasın gibi bir şey.

Halbuki, insan kaybetmek için bir şeyleri riske attıkça kazanmaya da açık hale geliyormuş. Başarısızlığa en yakın olduğunda başarıya da yaklaşıyormuş. İflas etme olasılığıyla para kazanma olasılığı aynı yerde başlıyormuş. Hatta ilişkilerde bile taraflar karşısındakini kaybetmeyi göze alınca ilişki varoluyormuş.

Her zaman geçerli mi bilmem ama sanırım riske attıklarımız kadar varız.

9.7.08

İlk Yudum


Akşam oldu hüzünlendim ben yine
Hasret kaldım gözlerinin rengine
Gel mehtabım, gel sevgilim gel yine
Hasret kaldım gözlerinin rengine...

Müzeyyen Senar'ın sesinden bu şarkı ne zamandır aklımda dolaşıyor. O kadar ki dün en sonunda gidip CD'sini edindim. Şarkıyı dinlerken bir sürü anı canlanıyor gözümde. Bir tanesi var ki, o güne, o zamana geri dönebilmeyi çok çok çok isterdim.

18-19 yaşlarımdayım. Yazın. Ailecek tatildeyiz. Datça'da olma ihtimalimiz yüksek. Son yıllarda çok popüler olan günlük tekne turlarından birini itina ile seçmişiz... İtina ile diyorum çünkü o tip turların, tekne çok kalabalık olduğunda ve müzik niyetine beyinde ve duygularda geçici veya kalıcı hasar yaratabilecek şeyleri, kulaklarda geçici veya kalıcı hasar yaratabilecek kadar yüksek sesle çaldıklarında tadı tuzu kaçıyor. Neyse, 8-10 kişilik teknemizde hafif bir müzik eşliğinde oturup teknenin çıkardığı köpükleri izlerken babam oturuyor karşıma. Avcunda taze bademler, elinde bir kadeh rakısı var. Keyifli keyifli çalan müziğe eşlik ediyor "kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi, oturmuş kumar oynar, ah ciğerimin köşesi"... O kadar keyifli ki ortak olmak istiyorum ve önce bademlere sonra elindeki kadehe uzanıyorum. İlk yudum rakıyı öyle içiyorum. Hep rahatsız olduğum anason kokusu hoşuma gidiyor bu sefer, bir yudum daha alıyorum ve sonrasında da ilk kadeh rakımı...

Şimdi bakıyorum da o gün büyümüşüm ben. O gün değişmiş zevklerim... Keyif yapmayı ve bunun "önemini" o gün fark etmişim. Sonucu değil süreci sevmeye o gün başlamışım.

Peki neden bu anıyı hatırlıyorsun diye sorarsanız, cevabı yok... Belki de yoğun tatil ihtiyacındandır... :) Belki de babamı çok özlediğimden...