Değişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Değişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.10.13

İtiraf Ediyorum, Bağımlıyım!

Her sabahki rutinim:
Uyan.
Uyanma sonrası işlerini tamamla.
Kahve yap.
İçerken sırayla facebooka ve twittera bak.
Kahvaltı hazırla.
Yerken sırayla markafoniye, trendyola, limangoya gir. Çarşamba günüyse tchiboya da gir. Başka sitelere girme!
Güne başla.

Sanıyorum nisan ortasından beri güne başlayamıyorum sevgili okur. Hele de ofise erken gitmeme gerek yoksa güne başlamam saat 4'ü buluyor. Başlarda çok takılmıyordum. Yorgunum, biraz böyle olmaya ihtiyacım var demek ki diyordum. Sonra yaz geldi, taşındık falan derken ekimi buldum... Aaa bu arada evet taşındık hem de başka bir şehre. Ama o başka bir yazının konusu olacak sanırım.

Neyse ne diyordum, kendime şefkat, anlayış falan feşmekan göstere göstere ekimi buldum hatta neredeyse kasım olacak... Ama eski üretken halimden eser yok şimdi... Profesyonel bloğuma bir şeyler yazmadığım gibi canımın içi Sesteş Günler'e de hiçbir şeycik yazmıyorum ne zamandır... Twitterda neredeyse yokum... Twitter'daki profesyonel hesabımda hiiç yokum. Facebookta ayda yılda bir birisinin paylaştığı şeyi beğeniyorum. İş yerimin Facebook sayfasını ziyaret eden bile kalmamış. 3-4 arkadaşım dışında kimseyi arayıp sorduğum söylenemez. Mesleki hiçbir şey okumuyorum neredeyse... NE OLUYOR BANA?

Ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl durduğumu biliyorum... Duran Kadın oldum ben... Ayakta durmayan ama yatakta duran, koltukta duran, masa başında duran, bazen bir cafede saatlerce duran kadın...

Gelelim ne olduğuna dair hipotezime.
Sanırım ben bir bağımlımyım.Şimdi alkışlayıp cesaretimden dolayı beni kutla sevgili okur. İtiraf ediyorum çünkü bağımlılığımı... Alkole değil, kumara değil, uyuşturucuya hiç değil... Beğenilmeye bağımlı oldum ben galiba. Yazdıklarım, yaptıklarım, duruşum, oturuşum, kalkışım, bakışım beğenilsin istiyorum... Diğerine bağımlıyım ben. Beğenileyim, merak edileyim ki varolayım. Oysa nefes alıyorum ve varım... Varlık için tek gerek bu.

(Şimdi burada beğenilmeye bağımlı olduğumu itiraf ettiğim şu anda senin bir sonraki cümlemde kullanacağım kelime için ne düşüneceğini umursamamaya çalışıyorum sevgili okur. Daha kibar kullanımları olsa bile ben yine de komik ve amiyane olan tabiri kullanacağım)

Daha önce bahsettiğim arkadaşım P. dedi ki bana:
"Herkesin osuruğu kendine güzel"

Allahım ne anlamlı söz bu! Hatta vurgulamak istiyorum, herkesin ossuruğu kendine güzel. Yani herkes osurunca kendisi rahatlıyor. "Ohh karnımdaki gerginlik geçti" diyor. Osururken çevremdekiler kokuyu sevecek mi diye düşünmüyor. Osurduğu için kendisi mutlu oluyor... Ben osurdum siz de sevinin, beğenin demiyor.


Davrandıktan, konuştuktan sonra diğerlerini yoklamamanın hafifliği... Diğerinin sessizliğinde, tepkisizliğinde yine de osuruğun verdiği mutluluğu yaşamaya devam etmek... Diğerinin memnuniyetsizliğinde bile -diğerinin kim olduğuna bağlı olarak, geribildirimi belki bir değerlendirmeden geçirip, memnunsam- osuruğumun rahatlığını yaşamaya devam etmek...

Çok güzel değil mi?

Ben beğendiğim için üretmek, hatta bazen beğenmesem bile, üretmek iyi geleceği için üretmek...
Üretmek geliştireceği için üretmek...
Güzel olsun, eksiksiz olsun, mükemmel olsun diye değil...
Ben iyi hissedeyim diye...

Sadece...

11.6.11

Bu Makaleyi Neremden Yazsam Acaba?

Sevgili Okurum,

Farkındaysan yazma sıklığım arttı birden bire. Neden acaba :)

Çünküüü yine bir ödev hazırlamam gerekiyor.
Bu seferki bir makale olacak.
Şimdiye kadar bir makale yazıp da bir hocanın "çok güzel olmuş P. eline sağlık" dediği olmadı hiç. Aldığım geribildirimler daha çok
  • "İşkembeden tartışma yazmışsın!" 
(yanda bir işkembe görüyorsun sevgili okur, insanda bulunmayıp efendim, sığır hayvanında, koyun hayvanında, kısacası geviş getirenlerde bulunan bir organmış kendsi Yenen otlar ilk burada birikiyormuş. 
Geribildirimden sonra merak ettim baktım. Yükseklisans öğrencisiyim sonuçta, araştırmak için yanıp tutuşuyorum o dönemde!)
  • (Ve daha az yaratıcı bir geribildirim olan) "Hiç mi makale okumadın!" 
yönünde oldu.
Bunları diyen sayın profesör hoca (İ.D.) dediğinde ben 24 yaşındaydım.
Şimdi oldum 28.
O zamandan beri hiç kalkışmadım akademik bir şey hazırlamaya, zira ağzımın payını almıştım. Şimdi katıldığım ve 3. senesine kadar sağ sağlim gelebildiğim eğitimde bakalım ne geribildirimler alacağım yazımla ilgili (börkenek, kırkbayır vs...)

Umarım blog yazmak, yazma kapasitemi artırmıştır.

Şimdi bir müzik çalayım ve çalışma isteği içime dolsun!
Kendime bir güven gelsin!
Tüm makaleler kaymak gibi okunsun, kitap bölümleri nehir gibi aksın gözlerimin önünden...
Makalem şelale gibi patlasın!
Hadi bakalım :)




"P meets the Darth Vader"
May the force be with you, P...


1.6.11

Yuppiiii

Amanınlaaaar...
Aylardan sonra ilk defa tekrar bloğuma gireyim dedim. Hiç umudum yoktu gireceğimden...
Açıldı ama!
Bir sevindim bir sevindim anlatamam sana sevgili okur...
Nicedir bakmıyordum, umudumu kesmiştim blogpspottan. Haberlerini bile takip etmiyordum artık...


Sevgili okurum,
Günlerdir ne kadar hastayım anlatamam.
Ateşim ilaçlara rağmen inmedi 38'lerden...
Yutkunmadan yaşamak o kadar zormuş ki, oof of çok yoruldum a dostlar..
Bugün biraz daha iyiceyim neyse ki..
Azıcık daha düzeyeim son zamanlarda olan olaylarla geri dönneceğim, söz!
:)

28.11.10

Hamamböceği



Son dönemde iyi hissediyorum, evet.
Ama bu,
mutlu blog yazımı yazdıktan beş dakika sonra
ters dönen hamamböceğinin çaresizliğini
içimde hissetmeyeceğim anlamına gelmiyor sevgili okur...
Sen de, ben de bunu böyle belleyelim!
Düşmez kalkmaz bir Allah...
Ben de bir iniyorum bir çıkıyorum işte...


Pink Floyd - Ummagumma - Grantchester Meadows

16.10.10

Yazacak Mutlu Bir Şeyler


Son zamanlarda bir sürü kere bir şeyler yazmak için açtım bloğumu ama beğenmedim yazacaklarımı sevgili okur. Ne yazsaydım?
İki çok sevdiğim insanın başka şehirlere gidişini mi? Yoksa kaybettiklerimi ne kadar özlediğimi mi? Yoksa yoksa, son dönemde edindiğim kaybetme korkularımı mı?
Beğenmedim yazacaklarımı taa ki düne kadar. Önce mutlu bir müzik koyalım, sonra anlatayım..



Bugün ise iki sebebim var yazmak için. İkisi de birbirinden çok keyfimi yerie getiriyor :)

    Birincisiiiiiiii
    Turuncu yani ofisimle ilgili.
    Bir buçuk sene önce S ile kendimize bir merkez kurduk. İkimizin de hayaliydi kendi merkezimizde, kendi danışanlarımızı görmek. Bu güzel hayali, iki dost, gerçekleştirdik, Turuncu'yu doğurduk :)
    Açılışımıza bir sürü arkadaşımız geldi ve güzel saksı çiçekleri, minyatür ağaçlar getirdiler. Açılış gününün sonunda Turuncu bir danışmanlık merkezinden çok, tropik bir ormana benziyordu. Amma velakin okurcuğum, S de ben de başka işlerde full time çalışıyorduk ve Turuncu'ya vakit ayıramıyorduk bir türlü. 2. ayın sonunda iki saksı çiçeğimiz ölmüştü. Zaman içinde üç tanesini daha kaybettik. Çünkü başlarda çok da fazla danışanımız yoktu. Olabildiğince az giderimiz olsun diye bir sekreter de çalıştırmıyorduk.  Biz çalıştığımız için çok gidip gelemiyorduk da. Neyse ki yavaş yavaş işler arttı ve kalan yedi çiçek yaşamını sürdürmeyi başardı. Birisi ise hala bitkisel hayatta :) Nasıl oluyorsa.. :))
    Binbir guclukle istifa ettigimi beni dikkatli takip eden okurlarım bilirler. Bu istifadan sonra Turuncu'ya odaklandım. S maalesef taşındı... O yüzden tek başıma odaklandım. Veeee bir sekreter çalıştıracak parayı kazanmaya başladım. Çok tatlı birisi Turuncu'nun sekreteri. Sahiplendi Turuncu'yu. Bazen benden daha iyi baktığını hissediyorum. Ohh... Çok güzel.
    İşte, sevgili sekreterim bugün ofisimize turuncu bir balık getirmiş cam bir fanusun içerisinde. Masasına koymuş. Gelen her çocuk ilgilendi balığımızla  :)
    Aklıma ölen çiçeklerimiz geldi. O zamanlar çiçekleri yaşatamazken şimdi bir balık yaşıyor ofiste :) Her iş yavaş başlar demişti M zamanında...Gerçekten doğruymuş...
    Huzur veriyor Turuncu'nun hareketlenmesi bana... Bir hayal gerçek oluyor! Ne güzel!

    İkinci konu ise çok tatlı iki insan ve bir olasılık ile ilgili :)
    Biliyorum ki her ikisi de okuyacak bu yazıyı. Ama yazmadan önce müziği değiştiriyorum :)



    Okurcuğum, benim iki arkadaşım var. Biri R biri U. R'yi şans eseri tanıdım. U'yu da onun sayesinde. Sonra onlar erdi muratlarına biz çıktık kerevetlerine... Gerçi düğünlerine gidemedik ama, neyse :)
    İşte bu iki tatlı insanın önce evlerini su bastı sonra da ev sahipleri evi satmaya karar verdi.. Aman ne üzüldüm! Neden üzülmedim okurcuğum, çünkü bizim binada bir sürü kiralık ev var. Onlar da bizim evin manzarasını seviyorlar. Evi de beğeniyorlar. Kirası da onların bütçesine uygun geliyor.
    Belki de taşınırlar :)
    Bu olasılık beni çok çok heyecanlandırıyor. Giden onca insandan sonra evrenin bana bir borcu olduğunu düşünüyorum. Eğer bu borcu R&U'yu bizim binaya taşıyarak ödeyecekse evreni affedebilirim belki. Gidenlerin yeri dolmaz ama bana süper bir kıyak olur bu sevgili evren... Consider this! (Evrenin Türk olmama ihtimaline karşı)

    İşte durumlar böyle...
    Bu gece keyfim yerinde.
    Birazdan B ile blues dinlemeye gideceğiz. İçkiye az ödemek için başladık demlenmeye :)
    Eeee, o paralar kolay kazanılmıyor ama di mi?
    Hadi okurum kal sağlıcakla...
    Şu şarkıyı da dinle öyle git...
    Keyfimiz iyice yerine gelsin!
    The Doors'dan geliyor,
    Güzel gecelerrrr...

    28.5.10

    Bloğa not

    Tarihe not düşmek istiyordum ama bulunduğum durumda yapabileceğim tek şey bloğa not düşmek...

    Bundan 9 ay önce Domuz gribi diye bir şey vardı hayatımızda. Aşı olsak mı olmasak mı? Ölecek miyiz kalacak mıyız? Hangi ilaç iyi geliyor? WHO ne demiş, kaç puan vermiş...

    O zaman konuşulan üç konudan biriyken şimdi aklımızda bile değil...
    Tuhaf...
    Gündem nasıl da değişip gidiyor...

    25.5.10

    İstifa vs. İstifra

    Çok önemli bir şey oldu okurcuğum, anlatmazsam çatlarım. 

    İstifa ile istifra arasında sadece bir harf olması tesadüf değil bence.
    İstifa etme fikri alkol gibi. Önce böyle bir olasılığın varlığı insanı rahatlatıyor. "Sonuçta burada çalışmayı kendim seçiyorum, istemesem yeni işler ararım" diyor insan. Sonra yavaş yavaş durumun böyle olmadığını görüyor. Gitse gidemiyor, kalsa kalamıyor. İstifa fikri bünyede yeterinden uzun süre kalınca istifraya yol açabiliyor kanımca sevgili okur, aynı alkolün kanda artışı gibi.

    Daha önce de girişimlerim olmuştu ama bir şekilde ikna olup tekrar düşünmeye sevk edilmiştim. Neyi düşüneceksem artık...

    Ben bugün istifa ettim sevgili okur.

    Nasıl hissediyoruuuum?
    Heyecanlıyım galiba...
    Sanki bu güne kadar bir kozadaydım. Ne yaşıyordum, ne de ölüydüm. Ne huzurluydum, ne de korkuyordum. Ama artık kozadan çıktım. Bunun ucunda yükselmek de var batmak da... Başarı da başarısızlık da olası artık...

    Bu kararla yaşamaya, hayata temas etmeye başladım sanırım. Hissetmemektense ağlayacağım, güleceğim, korkacağım, heyecanlanacağım...

    Günün şarkısı Candan'dan gelsin o zaman...

    15.5.10

    Değişim için...

    Değişim değişmemekle başlar diyor Zen.
    Şu anda ne olduğunu ve ne olmadığını, ne yaptığını ve ne yapmadığını, ne istediğini ve ne istemediğini fark edip şu anda kalınca değişim kendiliğinden başlıyormuş meğer.
    Yapmicam, yapmicam, yapmicam diye direnmenin, ayyyy çok istiyorum keşke yapabilsem ama hebele gübele oluyor hiç yapamıyorum demenin, yapmam lazım, gereken, doğru, mantıklı olan bu diye düşünmenin panzehiri buymuş meğer. Biraz da böyle uğraşıp didikleyeyim kendimi... Sonuç iyi oluyorsa haber veririm yine buradan :)

    Son olarak
    Bu sence de heyecan verici değil mi dostum?
    Demek istedim... :)

    11.5.10

    Bahar

    Hosgeldin sevgili okur! Yine bir yenilikle karşındayım! :) Şimdi 3 dakika mola ver. Hem müziği dinle, hem yazımı oku... Okuman bitince de gözlerini kapat hayal kur müzik bitene kadar... Rahatla, sakinleş ve keyiflen...





    Havalar çok sıcak değil. Bir güneş çıkıyor bir yağmur başlıyor. Oh geldi yine bahar! Baharın kararsızlığını seviyorum. Her an her şey olabilirmiş gibi... Dinamik. Mesela yaz öyle değil. Sabah sıcak. Sonra öğlen oluyor - daha sıcak. Akşam oluyor yine sıcak. Gece belki ılık belki uyutmayacak kadar sıcak. Kış da benzer. Ama bahar öyle mi sevgili okur? Sabah serinliği, öğle sıcağı, öğleden sonra yağmuru, akşam esintisi, gece serinliği...

    Ben de bahar gibiyim bu aralar. İçimde, düşüncelerimde, duygularımda bir şeyler harekete geçti. Sanki her şey donmuştu da şimdi erimeye başladı. Bir kaç hafta öncesinde ne kadar durgunsam şimdi de o kadar dinamiğim. Hareketli gibi değil de değişkenim. Değişkenliğim karar vermemi zorlaştırsa da; donmuş düşüncelerle, duygularla, donuk yaşamaktansa "özgürce" fikir, duygu değiştirdiğim bu halimi daha çok seviyorum.

    Bir sarkaç gibi salınır salınır dengeye gelirim sanki böyle olunca.
    Sonra durum değişirse yine salınırım.
    Nasıl öğlen sıcağı akşama kalmıyorsa ben de değişirim.

    31.3.10

    2 Ay Önce Neler Oldu?

    Bir milyon yıldır yazmıyor gibiyim bloğuma. Ama neyse ki o kadar olmamış :)
    Neler geçti neler bu arada başımdan, bir bilsen sevgili okur...
    O zaman bir anlatayım da bil.

    En son ödev yazıyordum Geştalt eğitimi için. Sonra o ödevi bitirdim ben. Gerçekten bazı anlarda bitmeyecekmiş gibi geldi. Bir de konu tamamlanmamış işler olunca, "Ahanda tamamamlayamadığım bir iş daha mı olacak yoksa" dedim durdum. Ama teslim saatine dakikalar kala, paartesi gecesinin bir köründe bitirdim ve rahata erdim. Salıdan itibaren süper günler başladı çünkiiiiii izin almıştım evlilik öncesi son hazırlıklarımı tamamlamak için! Bir sürü komik iş taptık annemle, çeyiz yıkadık, ütüledik, daha önceden hiç ihtiyaç duymadığım ama evlenince muhakkak ihtiyaç duyacağım yemek takımları, tencereler, örtüler, çarşaflar, nevresimler, havlular aldık. Daha bir sürü şey aldık büyük ihtimalle ama onları hatırlamıyorum. Sonraki günlerde düğüne kimler geliyor? Salona sığılacak mı? Masa düzenleri nasıl olacak? Kim nerede oturacak gibi soruların cevaplarını aradık iki annem, müstakbel eşim ve ben :) Bir yandan da müzik çalacak grupla ne tür şarkılar istediğimize dair anlaşmaya çalıştık.

    Öyle böyle derkeeeeeen, geldi cuma günü... Cuma günü kına gecem ve jübile yemeğim vardı :) Bütün hengame içinde ben ne kına almıştım ne de kafama örtülecek kırmızı örtüyü :D O sırada süper arkadaşım R imdadıma koştu. Böylece gerçek bir kına gecem oldu. R bir sürü değişik şeyle gelmişti eve. yanar dönerli mendiller mi desem, mumlar mı desem yoksa kına yakılan el için eldivenler mi desem... Amma velakin benim gönlüm kafama örtülen kırmızı örtüde kaldı. Önde ben, arkamda canım arkadaşlarım, kafamda kırmızı örtüm mumlarla başladık yürümeye. Salonun ortasındaki sandalyeye oturdum ve herkes etrafımda dönmeye başladı.
    Yüksek yüksek tepeleeereeeee ev kurmasınlaaaaar
    Aslında birisi bana, "bak P evleniyorsun. Bundan sonra şöyle şöyle sorunlar yaşayabilirsin. Böyle sıkıntıların olabilir. Evlenen üç çiftten biri boşanıyor. Sen de boşanabilirsin" falan gibi şeyler söylese, çoktaaaan ağlayabilirdim ama arkadaşlarımın etrafımda ellerinde mumlarla dönmeleri,  herkesin şarkı söylemesi komik geldi :) Etrafımda dönenlerden ağlayanlar olsa da ben ağlayamadım :)

    Efendim, kınam yakıldı. Canım kuzenim E fıstık kabuklarından çiçek desenli kınalar yaktı ellerime. Sonra da dediler ki "sadece ağlamak olmaz, şimdi de göbek atacağız". Eh hadi bakalım, hamama giren terler diyip başladık göbek atılacak şarkı aramaya. Bulabildiğimiz yegane şarkı Osman Aga oldu ve onda elimizden geldiğince oynadık. Tadını çıkarttık.

    Bir sonraki attraksiyonumuz jübile yemeğiydi. Jübile yemeğinin yıldızı ise S'ciğim.
        
    Bir Rum meyhanesine girdik. Bize ayırlan masaya yöneldik. Zaten iki arkadaşımız orada bizi bekliyordu. Sandalyelerden en ortadaki kocaman tüllerle süslenmişti! Garsonlardan birisi beni oraya oturttu. Sonra S geldi ve bana parlak taşlarla kaplı kırmızı tüllü bir taç taktı :D Sonraaaaaa S bu gece için özel bastırdığı t-shirtleri çıkarttı ortaya :)))))) Bu gece için özel hazırlanmış tokalar, yaka iğneleri de dağıtıldı. Hatıra defteri elden ele gezmeye başladı... O kadar çok mutluydum ki. E bu gece için Bozhöyük'ten; A ise İstanbul'dan kalkıp gelmişti! Rakılar, mezeler, yemekler, müzik ve dostlar... Sonra beni bir konuşma yapma hevesi sardı. Gecenin güzelliği ve de alkolün etkisiyle sanırım söyleyecek çok şeyim olmuştu, çenem düşmüştü. Sonra tekrar S gece için özel hazırladığı  sürprizleri birer birer çıkarmaya başladı çantasından... Kurabiyeler, manidar bir önlük... Ben de önlüğün hakkını verdim ama ;)

    O kadar, o kadar mutluydum ki... O gece kına ve jübile yemeği sonrası "iyi ki evleniyorum yaaa" derken buldum kendimi. Yoksa bu kadar eğlenceyi kaçıracaktım :)

    Tabii ki ertesi gün zor bir gündü. Uyanmak zordu öncelikle, çünkü 4'te ancak eve gelebilmiştim. M ve E "Eve gitmiceeeeem" kaprisim üzerine beni bir kahve içmeye götürmüşlerdi. Canlarım. Ayılmak da zordu, zira gecenin belli bir bölümünü hatırlamıyordum. Hatırladıklarımsa biraz utandırıyordu beni. Şişede durdruğu gibi durmuyor işte meret. Gelinliğimi, annemin elbisesini aldık, yapılacak son işleri hallettik. Artık düğüne hazırdıııııık!

    Bundan 2 ay önce bugün pazara denk geliyordu. Bu saatlerde bir yandan D ile balayı valizimi topluyor bir yandan A ile barkovizyonu tamamlıyorduk! Her şey yolunda gidiyor gibi görünüyordu ama meğer ne çok iş bırakmışım son ana, hiç farkında değildim. Yine de biliyorum ki bloğumun düzenli takipçileri buna şaşırmamışlardır. Eğer onlar olmasaydı sanırım kocaman bir valiz ve evde unuttuğum bir sürü şeyle gidecektim balayına, düğünde ise bir barkovizyon gösterimiz olmayacaktı... Ne kadar teşekkür etsem az...

    Kuaförde "Gelin hanıma bir sade kahveeeeeeeeeee" diyene kadar D'ciğim hiç mi hiç heyecanlı değildim. O an ne yapıyor olduğumu, durumu anladım sanırım ve aldı beni bir heyecan :) Saçlarım ve makyaj ile ilgili her şey istediğim gibiydi... Güzel bir seramoniyle önce kuaförden çıkıp eve gittik sonra da evden düğünün olacağı otele. Fotograf çekimleri sonrasında düğün başladı. Çekimlerden salona çağrılmamıza kadar geçen süre o kadar upuzun geldi ki bana giderek heyecanlandım. Rahat rahat oturup aç kalmamamız için getirilenleri yiyen B'nin rahatlığına şaşıp kaldım... Düğün rüya gibiydi. Başladı ve hemen bitti sanki. İçmeden sarhoş gibiydim. Hiç pistten inmedim, hiç oturmadım. Kucaklaşmalar, duygusal anlar, kahkahalar, gülüşmeler, öpüşmeler, danslar ve tabii ki fotograflar... Düğünün en içimi ısıtan anı halay çektiğimiz zamandı. S'nin ısrarlarına dayanamayan orkestra sonunda çaldı halay müziğini. Benim artık bırakın halay çekmeyi yürüyecek hatta adım atacak halim kalmamıştı. Ama halaya katılmasam hiç olmazdı! Hele de O ve M yollarından dönüp koşarak gelmişlerken. Ben de geçtim halay çekenlerin ortasında kendi kendime yavaş bir halay çekmeye başladım. Uzun kuyruğumdan ve kabarık eteğimden zaten ne yaptığım hiç anlaşılmıyordu. Sonra yanıma kocacığım geldi. Etrafımızda arkadaşlarımız ortalarında biz. Hatırladıkça mutlanıyorum...

    Alnımızın akıyla halayı çektikten sonra, son misafirlerimizle de vedalaştık, son fotografları çektirdik ve en sonunda ayakkabılarımı yollarda bırakarak odamıza ulaştık...

    Her şey çok çok güzeldi...Canım aileme ve dostlarıma çok çok teşekkürler! Çok sevildiğimi bir kez daha hissettirdiniz bana!

    4.12.08

    Her işte bir yavaşlık var...

    Her iş yavaş başlar!

    Her iş gerçekten yavaş mı başlar emin değilim aslına bakarsanız. Hızlı başlayan işler de oldu hayatımda. Ama bir süre sonra onlar da yavaşladılar. Belki o yavaşlama anında daha yeni başlıyorlardı aslında... Bilmiyorum.

    Asıl bildiğim olmasını çok istediğim şeylerin (ki olmasını az istediğim bir şey yok benim, istediğim her şeyi çok istiyorum :) ) yavaş başlaması veya başladıktan sonra yavaşlaması umutsuzluğumu arttırıyor ve toptan vazgeçmeme sebep oluyor. O yüzden dün bir dostum (M.İ.) bana bu sözü söyleyince çok rahatladım.

    Sadece, şimdi hızlı başlayan işler dışarıda kaldığından içimde yine bir huzursuzluk başladı (ki benim içimden huzursuzluk eksik olmaz :) )

    O yüzden bu sözü kendime uyarlıyorum:
    Her işte bir yavaşlık vardır.